dineshweb: Retweet for blogger

yalnizca bir yazi

Hayat o kadar da karmasik degil esasinda. Ciddiyim. Kucuk dusuneceksin, kucuk yasayacaksin. Su kucucuk telefon ekranindan bunlari yazarken buyuk dusundugumu fark ettim ve hemen kuculttum dusuncelerimi.

Degistigimi, degismem gerektigimi dusunuyordum aslinda. Her zaman yapmak istedigim ama 2 bilemedin 3 gun devam eden ve sonrasinda eski duzene donen islerim yok artik. Eskiden yapacagim derdim bunlari yazarken artik yaptim diyorum. Cunku artik yapacaklarimi degil yaptiklarimi yaziyorum.

Herkese diyecek hicbir seyim yok. Yalnizca hatirlamak ve donup dinlemek icin yaziyorum ve hata yapmak istiyorum.

Published with Blogger-droid v1.6.7


Share/Bookmark
posted under | 0 Comments

Hates or Loves




Boran'ın çoğumuzun yaptığı şeyleri yapmamasından nefret ediyorum, gel PS'e gidelim, gel Paintball'a gidelim, gel bir şeyler yiyelim, gel bize gidelim, yok abi ben eve gideceğim, eve gidip 10 dakika facebook'a bakacaksın, sonra ya oyun oynayacaksın ya porno izleyeceksin ne var sanki o siktiğimin evinde? (kes sesini ve okumaya devam et) İşte bu yüzden Boran'ın çoğumuzun yaptığı şeyleri yapmamasından nefret ediyorum!

Bir finca kahve için 20 lira bozdurmaktan, 4 saat arayla konulan iki dersim olmasından, kantinde birbirine yiyecekmiş gibi bakan insanlardan, aynı kantinde okuduğu köşeyazarları ya da izlediği TV kanalının haberi farklı yorumlamasından kaynaklanan görüş ayrılığını ideolojik tartışma sanan aptallardan, telefonumla müzik dinlerken mesaj gelmesinden ve o an için mesaj atandan, cuma günleri kimsenin okulda olmamasından, okulda olanların olmasa, olmayanların da keşke olsa diye iç geçirişimden (ya olun ya olmayın lan! ) nefret ediyorum!

Çarpık bacaklı kızların kısa etek giymesinden, çirkin kızların makyaj yapmasından ve bencil insanların şemsiye taşımasından nefret ediyorum!

Fakültemde, hatta üniversitemdeki hatta ve hatta şehrimdeki (Ankara) takım elbiseli ve paltolu aşağılık maymunlardan ve kitap yüklü eşeklerden nefret ediyorum.

Kantinde birbirlerine sahte sahte gülümseyip diğer masadaki çocuğa ya da kıza bakanlara, bone takan, makyajla daha da güzelleşen, kadınlığının farkında olan ve bunu kullanmasını bilenlere, bir de bu kişinin etek giymiş haline, of of of , neyse , bayılıyorum. :)

Kulaklığımı takıp Pink Floyd'umu açıp gözlerimi kapayarak kendimden geçmeye bayılıyorum.

Her ne kadar mal olsa da Boran'ı, 20 lira bozdurmam gerekse de kahveyi seviyorum.


------------------------------------------------------------------
17 Aralık cuma günü 12:30 – 15:30 arası İİBF kantinindeki gözlemlerden yola çıkılıp yazılmıştır.
Boran gözlemdışıdır, öfkelenecek bir şeyler düşünülmüş, akla ilk Boran gelmiştir.  


Share/Bookmark

Geleceğimde Yer Alacak Ankaradan 10 (+ - 3) kişi





Böyle bir şey yazmamın nedeni artık arkadaş, dost, kardeş gibi ayrımları yapmam gerektiği düşüncesi. İnsanlara her zaman güvenmişimdir (belki de haddinden çok), ve çok şükür -büyük ihtimalle tanrı sayesinde- hep yüzüm ak çıkmışımdır çünkü doğru insanlarla karşılaştırmıştır beni O.

Üniversitede ilişkim konusu dışında da iyi insanlarla karşılaştığımı düşünüyorum. Bu iyi insanların bir çoğu yalnızca üniversite anılarımda kalacakken aşağıda adlarını sayacağım 10 (+3) kişi geleceğimde de yer edeceklerdir düşüncesindeyim. Nedenlerini ve süreçleri kendilerinden izin alarak yazıyorum. Burada yazdıklarım yalnızca beni bağlar, kişiler hakkında fikir sahibi olmanızda olumlu ya da olumsuz bir katkı yapması beni bağlamaz,bilesiniz, ona göre okuyunuz.

Hepsi hakkında sayfalarca cidden sayfalarca yazabilirdim ama kısıtlamak zorunda kaldım. Kusuruma bakmayın.

Önemli Not: Burada yalnızca Facebook profili olanlar var. (evet Facebook bana para veriyor) +3 dediğim de Facebookta olmayanlar. - 3 deyişimse muhtelif sebeplerden ötürü kopacak bağları öngörür.

+3 :

(Bkz: Okan Bağdatlıoğlu)
(Bkz: Emre Kurt)
(Bkz: İlhan Aslan)

------------------------------------------------------------------------

Boran Karakaya: “Piç Kardeşim Benim”

Nasıl tanıştığımızı hatırlamıyor, beni cemaatçi sanıp yanıma yaklaşmaya korktu mu yoksa eğleniliriz lan deyip o mu adım attı bilmiyorum. Kendisi askeri lojmandan dışarı,camiden içeri adım atmış adam değildir, tamam, ilkini abartmış olabilirim ama ikincisi kesin doğru, oğlum lan Sultanahmet'e girmiştim o sayılır mı, diyor misal kendisi. Düşüncesi de o yönlüdür zaten, liberal bir faşist,(çünkü herkes benim gibi özgürlükçü(!) olsun der, herkes benim gibi farklı olsun der,o nasıl olacaksa tabi) farkında olmasa da inanan bir agnostiktir, Berkay ve Okanla çok takılmasının sonucu olsa gerek.

Bu adam, yani Boran, Ankarada, üniversitede böyle adamlar olmalı dediğim cinsten ilk adam. Diğer ikisi de Okan ve Berkay. Bunlar oldukça açık ve geniş insanlar oldukları için seviyorum, muhakkak kendilerini bu kadar rahatlıkla trollüyebildiğim ve trollenebildiğimden belki de.

"Küfür ederken bile bu kadar samimi olabiliyorsa insan, o insan benim kardeşim olmayı hak ediyor demektir."

Boran'ın şüphesiz benim için ifade ettiği anlam büyük. Lisedekiler geçer, asıl dostluklar üniversitede başlar sözünü haklı çıkaran türden bir adam. Soyut becerisi yüksek somut beceresi bir o kadar vasat biri. Ağzı iyi laf yapar, eli kalem tutar, entelektüel şeylerden anlar ve beğenir, tıpkı ben gibi ama somut becerisi dediğim gibi vasattır. 2 yıldır babasını ikna edip bize ev hediyesi getirecek misal. Getirmek istemediğinden değil şüphesiz ondan eminim de, hadi baba, arkadaşlara şunları verip bir de ziyaret edelim diyemez ya da oğlum sıkıştım lan para lazım dediğimde çıkarır parasını verir ama bir başka yolla para bulmayı beceremez. Buna rağmen süper bir adamdır.

Boranla birlikte bir delilik yapıp Maliye'den çap yapıyoruz misal, bu bizi o kadar değiştirdi, o kadar etkiledi ki, bir başka adamla birlikte olsam bu kadar keyif almaz, bu denli etkilenmezdim muhtemelen. Boran şimdi bunları okuyunca kız gibi yazmışın amk diyecek ama biliyorum içten içte beni kıskanıyor, ben de yazarım lan deyip, başka bir şey yazacak ilerleyen günlerde. Oysa bilmiyor ki bu fikri ben Boran'ın bir yazısından aldım...

Boran hakkında roman yazabilirim, -ki kafamdaki karakterleri oluştururken Borandan etkilendiğim çok olmuştur- lakin burada yalnızca liste başı yaparak bunu belirtiyor, sözcüklerin çokluğuyla aldatmıyorum kendisini. Söylenecek çok şey var, burada yazdıklarım Boran hakkında kumsalda kum kalır. En kısa sürede Boran konulu öykü Facebookta.

Ümran Tüylü:Kocaman ve Küçük Kadın”

Hani ilk yılda herkes böyle alıcı gözle bakar birbirine, hevesle ama körebe oynar gibi birbirlerine yaklaşırlar ve sonra bir ilişkiye beceriksizce yeltenir en sonunda da ayırırlar yollarını. Ümran böyle bir şey değildi işte. İkinci yılın ortalarında tanıştık, ayaküstü sohbetleri saymazsak. O kadar çok konuştum, o kadar çok dinledim ki onu. Diyorum ya tanrı beni seviyor, büyümüşken ben, kaynaştık onunla.

Ümran üniversitede tanıdığım en olgun kız. Benden iki yaş büyük olması değil bunun nedeni şüphesiz. Başlıktaki “kocaman”ın bir nedeni bu. Olaylara bakışı, olaylardaki soğuk kanlılığı ve en ama en ciddi olayı bile tiyatral biçimde canladırma becerisi. Bu kız tiyatrocu olmalı ama dansçı olmak istiyor işte. Ümranın yerine çoğunlukla kendimi koyabiliyorum, onu anlayabiliyorum, onu bu sayede bu kadar çok seviyorum ama sevmeyi başaramadığım tek nokta tango. Tangoyu bu kadar sevişini anlayamıyorum. Hayır kabullenemiyorum falan değil, haddim de değil zaten, yalnızca anlayamıyorum. Benim yazmayı sevişim gibi sevişini anlayamıyorum.

Sanırım başıma bir şey gelse arayacağım ilk kız o olur. Boran'ın aksine beceriklidir, bir şekilde halleder, bir şekilde çözer.

Küçük deyişimin nedeni ise, belki yüzlerce sayfa tutacak msn konuşmaları, günlerce sürecek yüzyüze konuşmalardan bildiğim, içindeki küçük kız. O kocaman kadının içindeki, sevilmeyi ve sevmeyi bekleyen küçük kız. Bu kadar mükemmel bir kızı, kendisi gibi mükemmel bir adamla düşünüyor olmalı ki tanrı, yalnız olması bu yüzden olsa gerek diye düşünüyordum. Yapabildiğim tek mantıklı(!) açıklama buydu ama bu değişti. Sanırım Tanrı Ümranla alakalı planlarını uygulamaya geçirdi. Bu kocaman ve küçük kadın artık yalnız değil çünkü.

Umalım ki eşlerimiz de tanışsın birbileriyle ve bu dostluk daim olsun.

Dilek Çelik:Aynaya mı bakıyorum ne?”

Hani İbrahim kıssasında bir karıncadan bahsedilir ya, küçücüktür ama yine de su taşır, Dilek tam da o karıncadır. Düşündüğü, inandığı bir şeyler vardır ama imkanları şartları olmadığı için belki de yalnızca elinden geldiği kadarını yapar. Bu sanırım bizim arkadaş grubumuzun fazla liberal oluşundan kaynaklı. Çünkü Dilek Gazi'de kendini yalnız hissediyor.

Boran gibi bir asker çocuğu olmasına rağmen liberal değil yalnızca faşisttir. Terör konusunda aşırıyım der kendisi de zaten, kimse bir başka Türk'e karşı faşist değildir değil mi ama :)

Ümran'ın ve Dilek'in yeri şüphesiz ayrı. Ümran'ı anlıyorum Dilek'i hissediyorum. Çünkü aynı ben kadar zayıf, ben kadar narin, duygusal konularda. Ben saklıyorum, o saklayamıyor tek fark, yemin ediyorum terk fark bu. Dilek'le konuşurken kendimle konuşuyormuşum gibi hissediyorum yani o kadar ben gibi. O bana yaptıklarını söylüyor ben ona yapacaklarımı ya da yapmayı planladıklarımı. Sonuç mu? Süper bir dostluk.

Dilek deyince aklıma aslında Mor Ve Ötesi gelmesi gerek ama kendimle o denli ilişkilendirmişim ki, aynaya mı bakıyorum ne, daha mantıklı ve yakın geldi. Bu kız süper cidden ya, hani böyle 

Dilek de, her ne kadar yemek yapamasa, tanıdığım kadarıyla hamarat olmasa da olgun bir kız.

Selvinaz Akpınar:  “Tek cümle: Yasemin Mori şarkılarından bir kişilik”

Marjinal bir kişilik. Kesinlikle sıradan değil, kesinlikle herkes gibi değil. Aslıda ilk gördüğümde piercinginden anlamıştım ama yalnızca şekli bir marjinallik atfetmiştim. Tanıdıkça kafamdaki entelektüel tanımına otururken hatta taşarken dış görünüşünü hiç düşünmedim, yargılamadım, değerlendirmedim. Gözlerin kahverengi miydi Selvi senin?

Selviyle yalnızca düzeyli bir tartışma yapılır yanılgısından da Aveanın bana verdiği 3000 dakika ile kurtuldum. Yemin ediyorum 2 saat sıkılmadan konuşabildiğim 2 kişiden biri. Bu kadar esprili, bu kadar anlayışlı, bu kadar zeki birini daha tanımadım. Zekiliği, okula uğramamasından belli zaten, başka söze ne hacet de...

Yasemin Mori şarkılarına benzetmem belki bir yanılgı, şöyle ki, Facebook profilinden dinlemiş hatta izlemiştim Yasemin Mori'yi ilk. Bu yüzden her Mori dinleyişimde aklıma Selvinin gelmesi de tuhaf değil sanırım.

Selvi'den olmayacak tek şey devlet memurudur. Her şeyi yapabilecek meziyette ama devlet memurluğu, cık, hiç sanmıyorum. İnşallah da olmaz zaten.

Kendisinin daha büyük planları var, olmalı!

Bu yazıyı yazmaya başlayınca Selvi'ye bahsettim ve ne diyeceğini merak ettim. Aslında Boran'ın kız gibi eleştirisine yanıt arıyordum ve Selvi, istiyorsan yazarsın istemiyorsan yazmazsın hepsi bu,deyince devam ettim. Teşekkürler Selvi.

İlhan Sevgili: “Hayat boş ama o hırs dolu”

Hani bazı dostuklar vardır, 6 ay aramazsın, 1 yıldır görmemişindir ama onu gördüğün an o süreleri unutursun ve içinden geldiğince sıcak “naptın ya” dersin. İlhan işte böyle bir dost. Sınıfın ilk göze çarpanlarındandı kendisi, hem konuşup, hem bir cümle sonra ne diyeceğini düşünüp, hem de konuşmanın genel tutarlığını kaçırmayan kızlardan. Kısaca zeki ve hırslı kızlardandı. Sanırım ilk tanıştığım İlhandı sınıfta. Bir gün dersten çıkıp yurda gelinceye dek onu düşünmüş ve yurda girer girmez “dostum olur musun” demiştim. Dediğim gibi Tanrı beni seviyordu ve böyle başlıyordu dostluklarım.

Yazdıklarım içinde en beğendiğim öykümün de ilham kaynağı ve baş karakteridir kendisi. Bir William Blake şiiri illütrasyonundan bir öyküye, Karanlıktı adlı öykümün.

İlhan'ı tanımayanlar için İlhan'ın çevresinde bir itici aura vardır, o şımarık edası insanları uzaklaştırır normalde kendinden ama tanıyanlar için ilhan'ın bir parçasıdır o. Hem hayatı boş vermeyi hem de bu kadar hırs dolu olmayı nasıl başarabiliyor anlamış değilim açıkçası.

Dışardan çok sıkı fıkı görünmeyen dostluğumuz tam da yukarıda örneklediğim gibidir.

Hilal Zorba: “Çankayalı Bir Genç Kız”

Facebook'un yeni müdavimlerinden olan Hilal'e de bu bir hoşgeldin armağanı.

Hilal bir Çankaya kızı, bildiğin elitist yani. Kendisi kabul etmese de elitist sözcüğünü, gerçek bu.
Tek kusuru çok ama çok konuşması. Tek kusur bu. Bazen sıkıyor tabi. Ama çoğu kez dinlenilmesi gereken şeylerden bahseder ama ayrıntılara girdikçe ipin ucu kaçıyor bazen. Hani insanlara değerlendirirken bazı kötü özellikleri vardır, ama genele baktığında o özellikler önemsizdir, yalnızca aklında bulunur ama onu anımsadığında aklına ilk gelen özelliklerinden değildir ya bu, işte Hilal tam da bu kişi işte.

Kendisi Çankayalı olmanın hakkını da vermiyor değil. Hangi oyun nerede, hangi film ne zaman geliyor, iyi cafe, en ucuz mağaza hep onda. Ankaralı sonuçta.

Bu listede, en son samimi olduğum kişi de kendisidir zaten, muhtelif nedenlerden ötürü, kronolojik olarak geç oldu ama çok iyi çok da güzel oldu taam mı demek istiyorum. Geç oldu güç olmadı.

Şimdi düşündüm de söyledikleri arasında Hilal kendisi hakkında çok az şey söylüyor, söylediklerini dinleyip, kendisi hakkında kendin bir şeyler edinmelisin, kolay lokma değildir hani. Hilal hakkında fikir sahibi olmak kolay ama bundan emin olmak zordur. Ben de sanırım fikir sahibi olan ama emin olmaya da yakın olanlardanım.

Benan Özan:Schubert'in Bitmemiş Senfonisi”



Benan bu listeye Aksaraydan katılan tek kişi. Kendisi benim hakkımda, “tuhaf adamsın vesselam, canını sıkan bir sokağı boyuyorsun da kırmızıya, bir yaprak düşse altında kalıyorsun” tespitiyle gönlümdeki yerini pekiştirmiş birisidir. Hani kafamı karıştıran, karıncalandıran bir mevzuda, hemen abla niyetine Benan'a danışılır, sevgiliden önce tiyatroya Benanla gidilir, sevgili ilk Benanla tanıştırılır ve bir sürü şey. Hep ablam olmasını istemişimdir, Benan ablam olmuştur.

Beni kimse bir şeye benzetmiyor ya,(sözcüğün gerçek anlamı, mecazi değil tabi) deyişinden sonra düşündüm düşündüm, Vivaldi çok avam kaldı, Beethoven'u anlamlandıramadım, Mozart sevmem zaten, Rahmanov da dinlemedim, Brahms ile Schubert'in arasında kalmıştım ama Schubert'in Bitmemiş Senfonisini yeniden dinlediğimde Benan'ın o senfoni olduğunu anladım. Çünkü Schubert gibi ben de, Benan'ın hep eksik kalarak güzel olacağına inanıyorum. Benan da bir kız olduğu için, istediği her ama her şeyi elde etse bile mutlu olamayacağı ya da bu mutluluğu kısa süreceği için Benan henüz Bitmemiş bir Senfoniye benzer.

Taygun Küçük: “Annemin Dualarının Sonucu”

Hani anne-babalar ya da diğer tüm büyükler 18 yaşında bir çocuğu gurbete yollarken hep derler ya, Allah iyi adamlarla karşılaştırsın, Taygun o karşılaştığım iyi adamlar hatta süper adamlardan işte.

Tayguna her şeyimi ama her şeyimi emanet edebilirim. Hani bir laf vardır ya,(umarım yalnızca Aksarayda yoktur) bacım olsa da sana versem, keşke bacım olsa da Taygun'un kaynı olabilsem.O kadar çok seviyorum yani onu. (not: Taygunun 4 yıldır süren bir ilişkisi var tabi, müstakbel eşiyle mutluluklar kendisine). Tabi her erkek gibi bunu ona belli edemiyor olabilirim, onu çoğu kez kırmış da olabilirim ama bir yıl yurt yaşantısı, iki yıl da ev yaşantısı sürdürüyoruz, olur böyle şeyler.

Belki de babama benzettiğimden kaynaklı bu sevgi, aynı babam kadar saf, iyi niyetli, temiz.
Allah'ım diyorum çok şükür böyle adamlarla karşılaştırdığın için.

Biliyorum Taygun beni çoğunlukla erkeğin orospusu olarak tanımlıyor ama Taygun o kadar iyi-niyetli ve saf olunca birinin orospuluk yapması gerekiyor. Taygun iyi-polis ben kötü-polis oluyorum her zaman. Taşın altına benim elimi sokmamsa sorun olmuyor çoğu kez. Kurt ise her zaman çekimser tabi.

Yazarken düşündüm düşündüm, bu çocuğun sevmediğim bir yönü yok. Yani varsa da göze batmıyor. Çok para harcaması ve marka takıntısını diyebilirim belki ama bunlar da kendisinin bileceği şeyler, uyarmaktan başka bir şey yapamam ki.

Ayşe İşli: Oyun Sahnesi: Yaşamı”

Bu kız süper bi oyuncu. Öyle böyle değil, hayatı bir tiyatro sahnesi. İçinden neler neler geçiyor ama karşısında iki-üç kişi gördü mü basıyor kahkahayı. Kimse kimseyi anlayamaz derler dünyada, bana kendini anlatana kadar hiç ama hiç öyle düşünmüyordum misal ben. Kendini saklamayı biliyor. Bilerek mi yapıyor yoksa kendiliğinden mi oluyor emin değilim. Kendisiyle de zaten tiyatroda tanışmıştık ilk. Sonra kaptırdı kendini ve ben koptum tiyatrodan. Öyle işte. Sonra Özgelerin şiir dinletisinde hatırlıyorum onu. Ve son belirgin hatıra, yazın fır dönmüşüm, ilişki değerlendirmesi yapmasını istiyorum ondan.

Ayşeyle üç an. Oysa biraz düşününce, Tandoğan'dan Kızılay'a ellerde bira şişesi yürüyüşümüz, odamda kahve içimiz ve sonraki telefon konuşmaları geliyor. Pek belli olmayan ama alttan alta yürüyen bir arkadaşlık bu. Yalan söylediğimi hatırlıyorum ona. Aslında bir yalan değildi de, öyle olmasını umuyordum, öyle mi değil mi hala bilmiyorum: “ama o seni seviyor” bunları yazarken söylemek istedim, muhtemelen Ayşe dışında kimse anlamayacak, hatta anladığını sananlar tersinden anlayacak ama yine demek istiyorum. Sen pek hoşlanmasan da Ayşe, o seni seviyor. Bunu yine dedim ama bunu hala bilmiyorum.

Lütfen telefonlarıma yanıt ver artık ama tamam mı? 

Berkay Demirdizen: Biri Bu Çocuğu Durdursun”

Berkayla ilk tanıştığımda, muhtemelen Boran; oğlum ikinci sınıfmış lan, alttan 9 tane dersi varmış, demişti de bölümümü zor sanmıştım. Ancak Berkay gibi bir adamın, tamamen sınav ve üniversite sisteminden dolayı 9 tane dersi kalabilir zaten... Oldukça trajikomik. Berkayla ilk konuşmaya başladığımızda oğlum bu çocuk atıyor lan, yok lan o kadar da değildir, Berkay abartıyor falan diye düşünmedim değil. Ama söylediklerinin, biraz araştırararak biraz da zamanla doğru olduğunu anlayınca, iman ettim Berkaya...

Uluslararası İlişkiler Araştırma Topluluğu kısmına hiç girmiyorum bile, orada da fena çuvallamıştım, kimsenin haberi yok tabi, her şey kafamın içindeydi. (Bkz: Günah Çıkarma)

Gerçekten çok değişik konularda, muhakkak söyleyecek bir şeyi vardır, benim gibi laf olsun ya da bilgiçlik yapayım diye de yapmaz bunu. Gerçekten biliyordur. Üslubu güvenilirliğini biraz sarssa da tanıdıkça, Berkayla zaman geçirdikçe anlıyorsun söylediklerinin haklılık payını.

Birlikte İzmir'e gidince pekişti tabi bu düşüncelerim. Abarttığını, bizi götürmek için söylediğini sandığım her şey tek tek ortaya çıkınca, ilk kez iman ettim Berkay reyise. Sonrası da birlikte sohbetlerle pekişti tabi. Eski evdeki alem de bunda muhakkak etkili sanırım. Okan, Mert, Berkay ve ben. Hani üniversiteyi anımsayınca kafanda birkaç anı hemen canlanır ya, benim kafamda canlanacak ilk anı sanırım bu.

Özge Eldemir: Yalnız Ama Güzel Kız”

Tanışmamız kazara olmadı. Bir hocamız tarafından kasıtlı tanıştırıldık ve bundan hep memnun olduk. Çok farklı seyirler izleyen, kopma noktasından birlikte kitap çıkarma noktasına dek gelen bu ilişki şu an dostluk olarak duruldu. Annem hep, sizin kafanız aynı, isteseniz de ayrı kalamazsınız der Özgeden için.

Özge gerçekten çok güzel bir kızdır, ilk gördüğüm günden bu yana hep güzelsin güzelsin demişimdir ama kendisi bir türlü inanmamıştır. Öyle olduğunu kendisi de biliyor da daha fazlasını duymak için yapıyor, bilmiyor değilim.

İyi niyetimden şüphe duymadığı için bir şeyler yapmak istediğimde (ki bu çok nadir olur) aklıma ilk Özge gelir. Candan'ın konserine (benim için önemini bilen bilir) bile Özgeyle gitmem bu nedendendir. Çok sıcakkanlı, samimiyet problemi olmayan birisidir. Belki de bu yüzden bu kadar seviyorum.

Bunu yazarken kendisi hakkında yazdığım “Bir Yaprak” yazısını okudum da, gerçekten onu anlamak için kafa yormuşum, düşünmüşüm. Buna değer çünkü o. Kendisi de kalemi kuvvetli biridir, bilmem kaçıncı edebiyat dergisinin editörü, şiir topluluğunun başkanı, yazarlar birliğinin üyesi ve daha bir sürü meziyet. Bu koşuşturmanın içinde olmasa da oturup yazsaydı şimdi bir Nazan Bekiroğlu ya da Elif Şafak'a ufaktan aşık atabilecek kıvamda olurdu şüphesiz. Ama koşturmasa da ben ve benim gibilerle tanışamazdı muhakkak.

Nazını çekebilecek birini bulduğunda cidden tanışmak istiyorum, çerez tabağı teoremindeki (Ctrl- tık yapın teoremi öğrenin) ucu açılmamış şam fıstığısın ne de olsa. Belki onun bir arkadaşı falan da olur da, ben de onunla tanışırım.

-----------------------------------------------------------
10 +3 kişi bunlar işte.

Hepsinden prosedür gereği (!) arayıp yayınlamak için izin aldım ve burada yayınlıyorum. 

Tüm yanlışlıklar benden, tüm güzellikler sizden kaynaklıdır bilesiniz.

Boran, Benan ve Özge'ye bunu bir mim konusu olarak vermek istiyorum. (Bkz: Mim Konusu)


Share/Bookmark

Şiir

 



                ödünç almış yaratırken
                        karanlık geceden
                     o zifir karası
                                    saçları
                                          tanrı…


                     alıp başını yürüyen
                             bir yağmur bulutu olmuş,
                                                 tenin…
                    ve tanrı dokunmuşçasına güzel
                                     o küçücük ellerin…


                    gözlerin…
                    topraktan almış sanki
                                           rengini…
                    ve melekler bulsun diye
                         yaratılmışın sen
                                           dengini…



Share/Bookmark
posted under | 0 Comments

Kabiliyet





Adamın bir kabiliyeti vardı. Ne meziyet ne lanet, yalnızca bir kabiliyet. Hayat bulamıyordu dilinde yer bulan hiçbir şey. Evet evet, sözcüklere döküldü mü bir kere, gerçekleşmiyordu hayatta. Adam önceleri çok çekmiş bu yüzden ama alışıp da kullanmayı öğrenince o denli kötü olmadığına kanaat getirmiş olacak ki, bana anlatırken ne meziyet ne lanet, yalnızca bir kabiliyet demişti.

Kullanmayı yeni yeni öğrendiği zamanlarda rast gelmiştim ona ilk. Önceden sokakta, okulda karşılaşırdık da selamlaşmadan öteye geçemezdik. O gün bana pek bezgin ve soluk görünmüş olacak ki dayanamayıp halini,neyi olduğunu sormuştum. Oysa o, neyi olduğunu söylemekten çok niye olduğunu anlatmak ister gibiydi:

- “Neden hastalanıyoruz? Eğer Tanrı bizi kusursuz yarattığını söylüyorsa, söyle bir bakarsak o kadar da kusursuz değiliz hani,yok evrimse, hala evrimleşemedik mi, evrime ayak uyduramadığımızdan mı bozuluyor illa ki bir yerimiz?”

Ben bir şey diyememiş,yalnızca dinlemiştim. Söylediklerini sonra düşününce kendimce bir kaç yanıt bulmuştum ama hiç söyleyemedim.

Sonra anladım ki o günlerde geçmesini dilediği rahatsızlığıyla ilgili okuyup, konuşup “kabiliyeti” sayesinde ondan kurtuluyormuş ama çok değil 2-3 gün geçmeden hiç aklına gelmeyen bir yerinden yine rahatsızlanıyormuş. Bunu çözmek için kafa yoruyor ama bir çözüm bulamıyormuş. Tam da o gün karnında daha önce hiç olmayan bir ağrı peyda olmuş, gelene geçene onu anlatıyordu ve ben de solgunluğunun bu yüzden olduğunu bu sayede öğrendim.

Hatırladığım ilk konuşmamız bu oldu. Günden güne bu adamdaki farklılığı hissediyor ama bir anlam veremiyordum. “Oyunu bulan kuralı koyar” demişti bir gün. Küçümseyerek bakmış ve bir filmden mi yoksa bir kitaptan mı fırladığını kestiremediğim bu cümleye kayıtsız kalmıştım ama sonradan anladım ki oyunu bulmasa da kuralını bulmuştu. Bunun nereye varacağını o zaman anlayamamıştım ama bunları yazarken çok daha iyi anlıyorum.

Sonraki görmemde dişinden mustaripti. “Oldukça çok acı çektikten sonra, nereden bakarsan tüm bedenimde acı hissettim, diyebilirim ki en kötüsü diş, unutma sakın bunu” demişti. Dişin ağrısının 1-2 gün içinde geçeceğini bildiğini ama 1-2 gün içinde yalnızca alkol ve ilaç alarak ağrıyı geçiştirdiğini söyledi ve kendisiyle bir şeyler içip içemeyeceğimi sordu. Biraz düşündükten sonra bu farklı adamı daha yakından tanımanın çok iyi olacağını düşündüm ve kabul ettim.

Belki de zaten anlatmak istediği için, doğrudan bir kafeye götürdü beni. Sessiz, müşterisi az, genelde işten çıkan memurların geldiği bir yere benziyordu. Garsonların adama tavırlarından buraya daha önce de sıkça geldiğini anladım. Her zamankinden farklı bir şey olsun, dişini göstererek sabaha dek hissetmemek istiyorum ona göre dedi garsona, garson benim de siparişimi alarak uzaklaştı.

İçtikçe hem alkolün verdiği keyif hem de ağrısı dinen dişin mutluluğuyla konu konuyu açtı ve sonunda anlatmaya başladı.

Ne zaman başladığını ya da fark ettiğini hatırlamadığını ama küçükken hep bir süper-kahraman olmak istediğini belki de düşünün gerçek olduğunu söyledi ama bunu söyler söylemez gözleri gölgelendi, bakışlarını benden kaçırdı ve bir süre bir şey demeden bekledi. Sonra birden hayır hayır dedi, süper-kahraman falan değilim ben, çünkü bu bir meziyet değil ama lanet de değil diye ekledi. Bu yalnızca Tanrı vergisi bir kabiliyet. Üstün veya düşük kılmıyor beni, diğerleri şiir yazabilip, resim yapabiliyorken benim de ağzımdan çıkan gerçekleşmiyor. Söylediklerim hayatta karşılık bulmuyor, önceden öyleyse bile ben söyledikten sonra artık öyle olmuyor. Dalga geçtiğini ya da sarhoş olduğunu falan düşündüm ilkin, anlamış olacak ki aklımdan geçenleri, gözleriyle bir kadın ve bir erkeğin oturduğu masayı işaret ederek, bu kadın erkeğe tokat atmayacak burada dedi. Ne dediğini anlamaya çalışırken kadın az evvel sarmaş dolaş olduğu erkeğe tokat atarak, alıp çantasını dışarı çıktı. Neler olup neler döndüğünü anlamam için bir kaç cümle daha kurdu ama o kadar müstehcen şeylerdi ki yazamayacağım buraya.

O günden sonra eskisinden yakın olmaya başladık. O da uzak durmaya falan çalışmadı. Niye bilmiyorum ama ben de bu kabiliyetinden kimseye bahsetmedim. Ama artık yazma, birilerine olanı biteni anlatma ihtiyacını son olanlardan sonra duydum. Geleceğim o kısma.

Bana finallerde yaptıklarını anlattığı gün evrenin kuralların bir kaç kişiyi kapsamadığını anladım. Vizelerden aldığı yüksek notlarla sınıfın ders notları hakkında sözü geçen biri haline geldiğinde, sevmediği kişilerin yanına gider gerçekten de soru çıkabilecek yerleri göstererek buralardan soru çıkacak der ve sınavdan sonra da kahkahalarla gülermiş. Bir şeyler anlaşılmasın diye sonradan vazgeçmiş ama bana anlatırken bile kahkahalarını tutamıyordu. Belki de bu kahkahalar onu mutlu gördüğüm tek günün tek izleri,belirtileriydi.

Bazen bu dilimi keseceğim diye diye öfkeli bir şekilde gelir, yere göğe küfrede küfrede bir şeyler anlatırdı. Tam da o anlarda onun ne denli şanssız olduğunu düşünür ve üçüncü dünya diktatörlerine benzetirdim. Elinde bir çoklarının imrendiği bir güç vardı ama bu mutlu olmasına yetmiyor aksine onu mutsuz kılıyordu.

Bir gün ortadan kaybolduğunu öğrendim. Nereye gitmiş, başına ne gelmiş, kaçırılmış mıydı hiçbir şey bilmiyordum. O an aslında onun hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğimi düşündüm. Yalnızca bana anlattıklarını, üniversitedeki sınıfını, yanında gördüğüm arkadaşlarını ve kendi deyimiyle “kabiliyetini” biliyordum ama daha fazlasını değil. Arkadaşlarına da bir süre olmayacağından başka bir şey söylememiş, Yazma nedenim bu da değil, birazdan anlatacağım.

O vakitten sonra hiç görmedim onu, okul bitti, iş hayatım başladı, kariyer peşimde koşturdum. Bazen olsa da bir çift laf etse diye içimden geçirdiğim anlarım oldu ama sonrasında aklıma gelmez oldu. Bir an gerçekliğinden şüpheye düştüğüm zamanlar bile oldu, masal kahramanı gibi hissediyordum düşündüğüm kişiyi. Zamanla hiç aklıma düşmez oldu ta ki dün onu görünceye dek.

Dün onu gördüm,önce tanıyamadım, aşina bir yüz ama kim kim diye düşünürken anımsadım. Hemen yanına gittim. Aslında ne diyeceğimi bilemiyordum ama yine de gittim ve merhaba dedim, biraz beni inceledikten sonra dilinin ucuna gelen sözcükleri yutarak gel dostum dedi yalnızca ve yürümeye başladık. İşte o an, yanımda yürüyen adamın artık tanıdığım (veya tanıdığımı sandığım) adam olmadığını hissettim.

Uzun bir sessizlikten sonra nerelerdeydin dedim,neden gittin?

Durdu, bana ilk karşılaştığımızda söylediklerini anımsatan şu cümleleri kurdu: Biliyor musun bazen Tanrının şu dünyayı aşık olduğu için yarattığını düşünüyorum, kendi aşkını insanlara dağıtıp onların da kendi gibi mutlu olup acı çekmesini istediği için, haksız mıyım?

Ve sonrasında başından geçen her şeyi anlattı.

Bir kadın sevmiş, kadının da kendini sevdiğinden emin değilmiş ama. Kadın adamın yanındayken her şeyin rayında gitiğini görüp her birlikte olmak istiyormuş ve bu adam için bir süreliğine iyiymiş.

Sonra adam kaptırmış kendini kadına, bir sele kapılan çocuk gibi. Oyun sanıyormuş, çırpınmıyormuş bile. Kadını mutlu edip onun mutluluğundan arta kalanlarla mutlu oluyormuş ve bu bir süreliğine iyiymiş.

Ardından kadın için bırakmış eski yaşantısını, yaşadığı kenti, arkadaşlarını ve takılmış kadının peşine kayıtsız ve bu da bir süreliğine iyiymiş.

Bir süre sonra kadın sıkılmış huzurun tekdüzeliğinden. Her şeyin yolunda olması, her istediğinin öyle ya da böyle gerçekleşmesi bir anlam ifade etmemeye başlamış. Adam bunun farkına varıp hep daha büyüğünü ve daha çoğunu dillendirmiş ama bir türlü kadını mutlu edemiyormuş artık.

O an anladım dedi bana küçük dağları yaratan tanrının ben olmadığımı. O an göğe bakmaya korktum, yukarda bana kıkır kıkır gülen bir yüz görmekten korktum, haddini bildin mi diye soran bir yüz görmekten korktum dedi duygusuz bir sesle. Ve kısık bir sesle ekledi, çaresizliğimden korktum.

Sonradan sıradan biri gibi davranmaya çalışmış, öyle davranmış ama aydan aya kadını kaybediyormuş, uzaklaşıyormuş adamdan kadın.

O gün yağmur yağıyordu dedi miladından bahsedercesine, yüzümü kaldırdım göğe ve Tanrının bakış açısıyla bakmaya çalıştım kendime. O an çok farklı olabileceğini ve ne yapmam gerektiğini anladım dedi.

Dostum,bir kadına söylenebilecek en kötü şey gerçeklerdir, gerçekleri duymayı istediklerini söyleseler de hepsi kandırılmak ister.

O yağmurlu günde, sırılsıklam bir halde yanına gitmiş ve her şeyi anlatmış. Kabiliyetini anlatmış,senin sevdiğin şey buydu ve ben sana bunu veriyordum,evet dilime düşen hiçbir şey gerçekleşmiyor ve ben sana şunu söylemek istiyorum demiş: Seni seviyorum...


Share/Bookmark
posted under | 1 Comments

Yaşadıklarımdan Hayatımda İzler Var!



Kızların kız olduklarının farkına vardığımda 6 yaşımda falandım sanırım.

Babamın her gün elimden tutup da kapısına dek götürdüğü anaokulunda, adını bir daha asla unutmayacağım Aydan'a rastlayınca anladım iki ayrı cins olduğunu ve benim diğer cinsi sevmeye başladığımı.

Aydan anaokulundaki sevgilimdi (platonik elbette lan, Aksaraydan bahsediyoruz, boru mu?), sanki o var diye anaokulu daha zevkliydi, düşünsene bundan 14 yıl evvel ben Cédric olmuşum, Chen'im Aydan. Aydandan geriye tek kalansa doğum günümde çekilmiş, yanyana bir fotoğraf.
Aydan hayatıma giren ve adıyla çıkmayacak ilk kızdı.

Sonra ilkokullu olduk, ilkokulda biraz daha büyümüştük sanırım ya da korkuyorduk bizden büyüklerin de oluşundan. İlk 5 sınıfta da birkaç kişiden hoşlandım ama adlarını vermeyeceğim, çünkü biri evlendi biriyleyse hala görüşüyoruz. İlkokulu hatırlamak istemiyorum, o mavi önlüklü, unutmak istesem de unutamayacağım, birkaç fotoğraftan başka bir şey kalmasa da elimde yine de hatırlamak istemiyorum.

Asıl önemli olan, şiir yazmaya başlatan ve şimdi düşündükçe hem gülümseten hem utandıran olaylar ortaokulda başladı. 8.sınıfta her şubeden öğrenci toplayarak bir E şubesi oluşturan okul yönetimi o E şubesine beni de uygun görmüş(!) ki yeni sınıfta başladık LGS hazırlanmalarına. Başlarda çok yadırgadım, valiye dek gittim ama bir şey değişmedi, ki iyi ki değişmemiş yoksa bunları yazamayacak, yaşadıklarımdan öğrendiklerimi öğrenemeyecektim.

Aydandan sonra tek bir kızı daha sevdim ya da ne bileyim öyle bir şey yaptım işte, şu anki sevmek, birlikte olmak, çıkmak sözcükleri o an için bir anlam ifade etmiyordu. Şu anki bilinçle diyorum ki Aydan ve biri daha.

İlk kız Leyla idi. Şimdi düşününce o yıllarda o kadar da güzel değildi, geçen Park pastanesinin orada gördüm de epey güzelleşmiş, neyse, ilk seni seviyorum'u Leyladan duymuştum, çocukluk aklı işte, gerçek sanmış tir tir titremiştim. O denli safmışım ki, en çok söylenen yalanı gerçek sanıp sevinmiştim işte. O anı hiç unutmuyorum, herkesin Telsim numarası var ( liseliler bilmez :p ) , Telsim Amca 100 kontör yükleyince 100 de mesaj veriyor ve biz o 100 mesajla mesajlaşıyoruz akşamları.

Mesaj olarak seni seviyorum gelince ben kızarmış,titremiş ve bundan sonra hep olacağı gibi içim bulanmıştı. Bu kadar kaypak bir vücudum olsun istemezdim ama her şeyi yoğun yaşadığım için vücudum çok çabuk tepki veriyor ne yapayım!

Leyla bitti sonra, yine mesajla dedi ama aldırmadım niyeyse, sanırım başka birçok seçenek daha olduğu için. Hatırladığım kadarıyla sonra Gökçe oldu, çok tatlı çok şirin, hanım hanımcık bir kızdı, aynı sınıfta olduğumuz için de çok çabuk tanışıp kaynaşmıştık. Gökçe ile başladı şiirleri, kızları elde etmek için kullanmam.
Hiçbir kadın düşünemiyorum ki kendine yazılan bir şiirden etkilenmesin, bunun farkındayım ve hep bunu kullanıyorum. Gökçe ileriye dönük hayal kurduğum iki kızdan biriydi, liseli bile değilken ne hayali demeyin, çocukluk hayali işte.

Gökçe de bitti,bugün hala görüştüğüm bir başka arkadaşım da onu sevdiğini söylediğinde tuhaf olduğumu hatırlıyorum tek, bittiğinde.

Sonra yine aynı sınıftan Yağmur oldu, Yağmurla o kadar kısa sürdü ki, yaşantımdaki kızlar arasında sayabilir miyim bilmiyorum ama yine de çok şey öğrendiğimi anımsıyorum ondan. Ortaokulda bir genç kızdı sanki ve büyüdüm onunla. Liseli olduğumda anlamıştım aslında Yağmur'un benden birkaç yıl ilerde düşündüğünü.

.....


Bu yazıyı yazarken aklıma bir benzetme geldi, kızlar cep telefonu gibidir, kimse eskiden kullandığı telefonu bugün kullanmak istemez mesela ve şu an kullandığın telefon, eğer daha iyisini alabilecek paran yoksa en iyisidir.

Şu an çıktığın kız her zaman en iyisidir ve eğer aşık olmamışsan, geçmişinde kalan kimseyle yeniden olmak istemezsin. Benim için hepsi geride kaldı, yalnızca hoş bir hatıra hepsi.

Bu yazıyı yazmamın nedeni de bu. Şu an duygusal olarak hiçbir şey hissetmediğim için bunları daha aklıselim değerlendirebileğimi düşündüğüm için yazıyorum. Bak ben şu kadar kızla çıktım falan diyecek biri değilim, bilen bilir. Dediğim gibi geçmişime bakmam ve anlamam gerekiyordu hepsi bu.

Gerçekten güzel olan tek kız sanırım Kübra idi. O uzun pırasa saçları ve kahve mi siyah mı kestiremediğim gözleriyle beyaz bedeni ona öyle yakışıyordu ki. Çok güzeldi ve türbanlıydı. Onu düşününce aklıma gelen şeyse şu: Okuldan sonra türbanını takar, patenini giyer ve paten kayardı... ( evet Boran, tek marjinal ben değilim ) Liseye geçince, elinde şiir kitabımı gördüğü bir arkadaşına, Yusuf bu şiirleri hep bana yazdı, deyişini duydum ve nedense mutlu olmasına mutlu oldum, tuhaf bir şeydi.

Sonra ise keşke olmasaydı dediğim bir kız oldu, keşke zamanı farklı olsaydı. Ben daha büyümemiştim ve bir kızın kalbini kırmanın ne demek olduğunu bilmiyordum çünkü.

Derya idi, yeni taşındığımız evimizin oradan bir kız. Farklı bir okul, farklı bir mahalle. Altan kitaplarını yeni yeni okuyan ve oradan öğrendiklerini kızlara anlatan bir ben ve beni seven bir kız.

Okullarımız farklı idi ama benim okulum onun okulunun sonrasında olduğundan beraber gidiyorduk sabahları okula. Sırf birlikte olabilmek için 8deki ders için 6da buluşuyor ve parkta oturuyorduk. Derya elini tuttuğum ve öptüğüm (evet hala Aksaraydayız lan! ) ilk kızdı. İlkimdi ama dediğim gibi hem LGS hem Altan'ın verdiği gazla yollarımızı ayırmak zorunda kaldık. Sonra İzmire mi İstanbula mı ne gitmiş,onu duydum.

Sonrasında Derya faktörünün büyük etkisi ve 3-5 puan ile Öğretmen Lisesi kaçtı ve Hazım Kulak'a geldim. Hazım Kulakta çok şey öğrendim ama çok azı kızlar hakkındaydı.

Lisede yalnızca Cerenle çıktım, o da 3 ya da 4 gün sürdü sanırım. Bu yazıyı yazıncaya dek Cerenle çıktığımızı bile unutmuştum, yakın arkadaştık hep.

Bilmem yazmalı mıyım ama manevi sevgilimden bahsetmezsem olmaz sanırım. Asla birlikte olmadık, onu öyle çok seviyordum ki dokunmaktan, yaklaşmaktan bile korkardım. Pelinden bahsediyorum elbette. Keşke onu şimdilerde görebilsem,keşke.( Yazıyı düzenliyorum, o keşkelerin içi boşalmasın diye değiştirmiyorum ama Pelinle görüşüyoruz şu an )

Sonra üniversite oldu. İlk yılın toylukları, denemeler ama becerememeler, Aksaraydan ilişkiler falan derken olduk ikinci sınıf.

Duygu oldu, başlarda sevmiştim cidden sevmiştim ama sonradan olmadı ve bitti. Bittiğinde de seviyordum ama bitmişti bir kere. Bir iki hafta zor gelse de şimdi hiçbir şey kalmadı geriye.

Şöyle bir bakınca geride kalan 15 yılıma güzel şeyler yaşamışım, aldatılmışım, terk edilmişim, çekmiş gitmişim... Belki bu satırları yazmamda hepsinin ama hepsinin payı var. Beni onlar yazar ( kavramsal olarak yazar değil, eylemsel olarak yazar, yazmak eyleminin geniş zamanlı çekimi) yaptılar.

Hiçbirinden pişman değilim. Yukarda adı geçenlerden hiçbirinin feysbuk ve msn listemde oluşunu fırsat bilip bunu yayınlayacağım. Listemde olmayışlarının nedenini bilmiyorum ama yoklar işte. (Düzenleme: Biri artık var)


Share/Bookmark
Önceki Kayıtlar
Related Posts with Thumbnails

-mi -ki -de

Followers


Recent Comments