Böyle bir şey yazmamın nedeni artık arkadaş, dost, kardeş gibi ayrımları yapmam gerektiği düşüncesi. İnsanlara her zaman güvenmişimdir (belki de haddinden çok), ve çok şükür -büyük ihtimalle tanrı sayesinde- hep yüzüm ak çıkmışımdır çünkü doğru insanlarla karşılaştırmıştır beni O.
Üniversitede ilişkim konusu dışında da iyi insanlarla karşılaştığımı düşünüyorum. Bu iyi insanların bir çoğu yalnızca üniversite anılarımda kalacakken aşağıda adlarını sayacağım 10 (+3) kişi geleceğimde de yer edeceklerdir düşüncesindeyim. Nedenlerini ve süreçleri kendilerinden izin alarak yazıyorum. Burada yazdıklarım yalnızca beni bağlar, kişiler hakkında fikir sahibi olmanızda olumlu ya da olumsuz bir katkı yapması beni bağlamaz,bilesiniz, ona göre okuyunuz.
Hepsi hakkında sayfalarca cidden sayfalarca yazabilirdim ama kısıtlamak zorunda kaldım. Kusuruma bakmayın.
Önemli Not: Burada yalnızca Facebook profili olanlar var. (evet Facebook bana para veriyor) +3 dediğim de Facebookta olmayanlar. - 3 deyişimse muhtelif sebeplerden ötürü kopacak bağları öngörür.
+3 :
(Bkz: Okan Bağdatlıoğlu)
(Bkz: Emre Kurt)
(Bkz: İlhan Aslan)
------------------------------------------------------------------------
Boran Karakaya: “Piç Kardeşim Benim”
Nasıl tanıştığımızı hatırlamıyor, beni cemaatçi sanıp yanıma yaklaşmaya korktu mu yoksa eğleniliriz lan deyip o mu adım attı bilmiyorum. Kendisi askeri lojmandan dışarı,camiden içeri adım atmış adam değildir, tamam, ilkini abartmış olabilirim ama ikincisi kesin doğru, oğlum lan Sultanahmet'e girmiştim o sayılır mı, diyor misal kendisi. Düşüncesi de o yönlüdür zaten, liberal bir faşist,(çünkü herkes benim gibi özgürlükçü(!) olsun der, herkes benim gibi farklı olsun der,o nasıl olacaksa tabi) farkında olmasa da inanan bir agnostiktir, Berkay ve Okanla çok takılmasının sonucu olsa gerek.
Bu adam, yani Boran, Ankarada, üniversitede böyle adamlar olmalı dediğim cinsten ilk adam. Diğer ikisi de Okan ve Berkay. Bunlar oldukça açık ve geniş insanlar oldukları için seviyorum, muhakkak kendilerini bu kadar rahatlıkla trollüyebildiğim ve trollenebildiğimden belki de.
"Küfür ederken bile bu kadar samimi olabiliyorsa insan, o insan benim kardeşim olmayı hak ediyor demektir."
Boran'ın şüphesiz benim için ifade ettiği anlam büyük. Lisedekiler geçer, asıl dostluklar üniversitede başlar sözünü haklı çıkaran türden bir adam. Soyut becerisi yüksek somut beceresi bir o kadar vasat biri. Ağzı iyi laf yapar, eli kalem tutar, entelektüel şeylerden anlar ve beğenir, tıpkı ben gibi ama somut becerisi dediğim gibi vasattır. 2 yıldır babasını ikna edip bize ev hediyesi getirecek misal. Getirmek istemediğinden değil şüphesiz ondan eminim de, hadi baba, arkadaşlara şunları verip bir de ziyaret edelim diyemez ya da oğlum sıkıştım lan para lazım dediğimde çıkarır parasını verir ama bir başka yolla para bulmayı beceremez. Buna rağmen süper bir adamdır.
Boranla birlikte bir delilik yapıp Maliye'den çap yapıyoruz misal, bu bizi o kadar değiştirdi, o kadar etkiledi ki, bir başka adamla birlikte olsam bu kadar keyif almaz, bu denli etkilenmezdim muhtemelen. Boran şimdi bunları okuyunca kız gibi yazmışın amk diyecek ama biliyorum içten içte beni kıskanıyor, ben de yazarım lan deyip, başka bir şey yazacak ilerleyen günlerde. Oysa bilmiyor ki bu fikri ben Boran'ın bir yazısından aldım...
Boran hakkında roman yazabilirim, -ki kafamdaki karakterleri oluştururken Borandan etkilendiğim çok olmuştur- lakin burada yalnızca liste başı yaparak bunu belirtiyor, sözcüklerin çokluğuyla aldatmıyorum kendisini. Söylenecek çok şey var, burada yazdıklarım Boran hakkında kumsalda kum kalır. En kısa sürede Boran konulu öykü Facebookta.
Ümran Tüylü: “Kocaman ve Küçük Kadın”
Hani ilk yılda herkes böyle alıcı gözle bakar birbirine, hevesle ama körebe oynar gibi birbirlerine yaklaşırlar ve sonra bir ilişkiye beceriksizce yeltenir en sonunda da ayırırlar yollarını. Ümran böyle bir şey değildi işte. İkinci yılın ortalarında tanıştık, ayaküstü sohbetleri saymazsak. O kadar çok konuştum, o kadar çok dinledim ki onu. Diyorum ya tanrı beni seviyor, büyümüşken ben, kaynaştık onunla.
Ümran üniversitede tanıdığım en olgun kız. Benden iki yaş büyük olması değil bunun nedeni şüphesiz. Başlıktaki “kocaman”ın bir nedeni bu. Olaylara bakışı, olaylardaki soğuk kanlılığı ve en ama en ciddi olayı bile tiyatral biçimde canladırma becerisi. Bu kız tiyatrocu olmalı ama dansçı olmak istiyor işte. Ümranın yerine çoğunlukla kendimi koyabiliyorum, onu anlayabiliyorum, onu bu sayede bu kadar çok seviyorum ama sevmeyi başaramadığım tek nokta tango. Tangoyu bu kadar sevişini anlayamıyorum. Hayır kabullenemiyorum falan değil, haddim de değil zaten, yalnızca anlayamıyorum. Benim yazmayı sevişim gibi sevişini anlayamıyorum.
Sanırım başıma bir şey gelse arayacağım ilk kız o olur. Boran'ın aksine beceriklidir, bir şekilde halleder, bir şekilde çözer.
Küçük deyişimin nedeni ise, belki yüzlerce sayfa tutacak msn konuşmaları, günlerce sürecek yüzyüze konuşmalardan bildiğim, içindeki küçük kız. O kocaman kadının içindeki, sevilmeyi ve sevmeyi bekleyen küçük kız. Bu kadar mükemmel bir kızı, kendisi gibi mükemmel bir adamla düşünüyor olmalı ki tanrı, yalnız olması bu yüzden olsa gerek diye düşünüyordum. Yapabildiğim tek mantıklı(!) açıklama buydu ama bu değişti. Sanırım Tanrı Ümranla alakalı planlarını uygulamaya geçirdi. Bu kocaman ve küçük kadın artık yalnız değil çünkü.
Umalım ki eşlerimiz de tanışsın birbileriyle ve bu dostluk daim olsun.
Dilek Çelik: “Aynaya mı bakıyorum ne?”
Hani İbrahim kıssasında bir karıncadan bahsedilir ya, küçücüktür ama yine de su taşır, Dilek tam da o karıncadır. Düşündüğü, inandığı bir şeyler vardır ama imkanları şartları olmadığı için belki de yalnızca elinden geldiği kadarını yapar. Bu sanırım bizim arkadaş grubumuzun fazla liberal oluşundan kaynaklı. Çünkü Dilek Gazi'de kendini yalnız hissediyor.
Boran gibi bir asker çocuğu olmasına rağmen liberal değil yalnızca faşisttir. Terör konusunda aşırıyım der kendisi de zaten, kimse bir başka Türk'e karşı faşist değildir değil mi ama :)
Ümran'ın ve Dilek'in yeri şüphesiz ayrı. Ümran'ı anlıyorum Dilek'i hissediyorum. Çünkü aynı ben kadar zayıf, ben kadar narin, duygusal konularda. Ben saklıyorum, o saklayamıyor tek fark, yemin ediyorum terk fark bu. Dilek'le konuşurken kendimle konuşuyormuşum gibi hissediyorum yani o kadar ben gibi. O bana yaptıklarını söylüyor ben ona yapacaklarımı ya da yapmayı planladıklarımı. Sonuç mu? Süper bir dostluk.
Dilek deyince aklıma aslında Mor Ve Ötesi gelmesi gerek ama kendimle o denli ilişkilendirmişim ki, aynaya mı bakıyorum ne, daha mantıklı ve yakın geldi. Bu kız süper cidden ya, hani böyle
Dilek de, her ne kadar yemek yapamasa, tanıdığım kadarıyla hamarat olmasa da olgun bir kız.
Selvinaz Akpınar: “Tek cümle: Yasemin Mori şarkılarından bir kişilik”
Marjinal bir kişilik. Kesinlikle sıradan değil, kesinlikle herkes gibi değil. Aslıda ilk gördüğümde piercinginden anlamıştım ama yalnızca şekli bir marjinallik atfetmiştim. Tanıdıkça kafamdaki entelektüel tanımına otururken hatta taşarken dış görünüşünü hiç düşünmedim, yargılamadım, değerlendirmedim. Gözlerin kahverengi miydi Selvi senin?
Selviyle yalnızca düzeyli bir tartışma yapılır yanılgısından da Aveanın bana verdiği 3000 dakika ile kurtuldum. Yemin ediyorum 2 saat sıkılmadan konuşabildiğim 2 kişiden biri. Bu kadar esprili, bu kadar anlayışlı, bu kadar zeki birini daha tanımadım. Zekiliği, okula uğramamasından belli zaten, başka söze ne hacet de...
Yasemin Mori şarkılarına benzetmem belki bir yanılgı, şöyle ki, Facebook profilinden dinlemiş hatta izlemiştim Yasemin Mori'yi ilk. Bu yüzden her Mori dinleyişimde aklıma Selvinin gelmesi de tuhaf değil sanırım.
Selvi'den olmayacak tek şey devlet memurudur. Her şeyi yapabilecek meziyette ama devlet memurluğu, cık, hiç sanmıyorum. İnşallah da olmaz zaten.
Kendisinin daha büyük planları var, olmalı!
Bu yazıyı yazmaya başlayınca Selvi'ye bahsettim ve ne diyeceğini merak ettim. Aslında Boran'ın kız gibi eleştirisine yanıt arıyordum ve Selvi, istiyorsan yazarsın istemiyorsan yazmazsın hepsi bu,deyince devam ettim. Teşekkürler Selvi.
İlhan Sevgili: “Hayat boş ama o hırs dolu”
Hani bazı dostuklar vardır, 6 ay aramazsın, 1 yıldır görmemişindir ama onu gördüğün an o süreleri unutursun ve içinden geldiğince sıcak “naptın ya” dersin. İlhan işte böyle bir dost. Sınıfın ilk göze çarpanlarındandı kendisi, hem konuşup, hem bir cümle sonra ne diyeceğini düşünüp, hem de konuşmanın genel tutarlığını kaçırmayan kızlardan. Kısaca zeki ve hırslı kızlardandı. Sanırım ilk tanıştığım İlhandı sınıfta. Bir gün dersten çıkıp yurda gelinceye dek onu düşünmüş ve yurda girer girmez “dostum olur musun” demiştim. Dediğim gibi Tanrı beni seviyordu ve böyle başlıyordu dostluklarım.
Yazdıklarım içinde en beğendiğim öykümün de ilham kaynağı ve baş karakteridir kendisi. Bir William Blake şiiri illütrasyonundan bir öyküye,
Karanlıktı adlı öykümün.
İlhan'ı tanımayanlar için İlhan'ın çevresinde bir itici aura vardır, o şımarık edası insanları uzaklaştırır normalde kendinden ama tanıyanlar için ilhan'ın bir parçasıdır o. Hem hayatı boş vermeyi hem de bu kadar hırs dolu olmayı nasıl başarabiliyor anlamış değilim açıkçası.
Dışardan çok sıkı fıkı görünmeyen dostluğumuz tam da yukarıda örneklediğim gibidir.
Hilal Zorba: “Çankayalı Bir Genç Kız”
Facebook'un yeni müdavimlerinden olan Hilal'e de bu bir hoşgeldin armağanı.
Hilal bir Çankaya kızı, bildiğin elitist yani. Kendisi kabul etmese de elitist sözcüğünü, gerçek bu.
Tek kusuru çok ama çok konuşması. Tek kusur bu. Bazen sıkıyor tabi. Ama çoğu kez dinlenilmesi gereken şeylerden bahseder ama ayrıntılara girdikçe ipin ucu kaçıyor bazen. Hani insanlara değerlendirirken bazı kötü özellikleri vardır, ama genele baktığında o özellikler önemsizdir, yalnızca aklında bulunur ama onu anımsadığında aklına ilk gelen özelliklerinden değildir ya bu, işte Hilal tam da bu kişi işte.
Kendisi Çankayalı olmanın hakkını da vermiyor değil. Hangi oyun nerede, hangi film ne zaman geliyor, iyi cafe, en ucuz mağaza hep onda. Ankaralı sonuçta.
Bu listede, en son samimi olduğum kişi de kendisidir zaten, muhtelif nedenlerden ötürü, kronolojik olarak geç oldu ama çok iyi çok da güzel oldu taam mı demek istiyorum. Geç oldu güç olmadı.
Şimdi düşündüm de söyledikleri arasında Hilal kendisi hakkında çok az şey söylüyor, söylediklerini dinleyip, kendisi hakkında kendin bir şeyler edinmelisin, kolay lokma değildir hani. Hilal hakkında fikir sahibi olmak kolay ama bundan emin olmak zordur. Ben de sanırım fikir sahibi olan ama emin olmaya da yakın olanlardanım.
Benan Özan: “Schubert'in Bitmemiş Senfonisi”
Benan bu listeye Aksaraydan katılan tek kişi. Kendisi benim hakkımda, “tuhaf adamsın vesselam, canını sıkan bir sokağı boyuyorsun da kırmızıya, bir yaprak düşse altında kalıyorsun” tespitiyle gönlümdeki yerini pekiştirmiş birisidir. Hani kafamı karıştıran, karıncalandıran bir mevzuda, hemen abla niyetine Benan'a danışılır, sevgiliden önce tiyatroya Benanla gidilir, sevgili ilk Benanla tanıştırılır ve bir sürü şey. Hep ablam olmasını istemişimdir, Benan ablam olmuştur.
Beni kimse bir şeye benzetmiyor ya,(sözcüğün gerçek anlamı, mecazi değil tabi) deyişinden sonra düşündüm düşündüm, Vivaldi çok avam kaldı, Beethoven'u anlamlandıramadım, Mozart sevmem zaten, Rahmanov da dinlemedim, Brahms ile Schubert'in arasında kalmıştım ama Schubert'in Bitmemiş Senfonisini yeniden dinlediğimde Benan'ın o senfoni olduğunu anladım. Çünkü Schubert gibi ben de, Benan'ın hep eksik kalarak güzel olacağına inanıyorum. Benan da bir kız olduğu için, istediği her ama her şeyi elde etse bile mutlu olamayacağı ya da bu mutluluğu kısa süreceği için Benan henüz Bitmemiş bir Senfoniye benzer.
Taygun Küçük: “Annemin Dualarının Sonucu”
Hani anne-babalar ya da diğer tüm büyükler 18 yaşında bir çocuğu gurbete yollarken hep derler ya, Allah iyi adamlarla karşılaştırsın, Taygun o karşılaştığım iyi adamlar hatta süper adamlardan işte.
Tayguna her şeyimi ama her şeyimi emanet edebilirim. Hani bir laf vardır ya,(umarım yalnızca Aksarayda yoktur) bacım olsa da sana versem, keşke bacım olsa da Taygun'un kaynı olabilsem.O kadar çok seviyorum yani onu. (not: Taygunun 4 yıldır süren bir ilişkisi var tabi, müstakbel eşiyle mutluluklar kendisine). Tabi her erkek gibi bunu ona belli edemiyor olabilirim, onu çoğu kez kırmış da olabilirim ama bir yıl yurt yaşantısı, iki yıl da ev yaşantısı sürdürüyoruz, olur böyle şeyler.
Belki de babama benzettiğimden kaynaklı bu sevgi, aynı babam kadar saf, iyi niyetli, temiz.
Allah'ım diyorum çok şükür böyle adamlarla karşılaştırdığın için.
Biliyorum Taygun beni çoğunlukla erkeğin orospusu olarak tanımlıyor ama Taygun o kadar iyi-niyetli ve saf olunca birinin orospuluk yapması gerekiyor. Taygun iyi-polis ben kötü-polis oluyorum her zaman. Taşın altına benim elimi sokmamsa sorun olmuyor çoğu kez. Kurt ise her zaman çekimser tabi.
Yazarken düşündüm düşündüm, bu çocuğun sevmediğim bir yönü yok. Yani varsa da göze batmıyor. Çok para harcaması ve marka takıntısını diyebilirim belki ama bunlar da kendisinin bileceği şeyler, uyarmaktan başka bir şey yapamam ki.
Ayşe İşli: “Oyun Sahnesi: Yaşamı”
Bu kız süper bi oyuncu. Öyle böyle değil, hayatı bir tiyatro sahnesi. İçinden neler neler geçiyor ama karşısında iki-üç kişi gördü mü basıyor kahkahayı. Kimse kimseyi anlayamaz derler dünyada, bana kendini anlatana kadar hiç ama hiç öyle düşünmüyordum misal ben. Kendini saklamayı biliyor. Bilerek mi yapıyor yoksa kendiliğinden mi oluyor emin değilim. Kendisiyle de zaten tiyatroda tanışmıştık ilk. Sonra kaptırdı kendini ve ben koptum tiyatrodan. Öyle işte. Sonra Özgelerin şiir dinletisinde hatırlıyorum onu. Ve son belirgin hatıra, yazın fır dönmüşüm, ilişki değerlendirmesi yapmasını istiyorum ondan.
Ayşeyle üç an. Oysa biraz düşününce, Tandoğan'dan Kızılay'a ellerde bira şişesi yürüyüşümüz, odamda kahve içimiz ve sonraki telefon konuşmaları geliyor. Pek belli olmayan ama alttan alta yürüyen bir arkadaşlık bu. Yalan söylediğimi hatırlıyorum ona. Aslında bir yalan değildi de, öyle olmasını umuyordum, öyle mi değil mi hala bilmiyorum: “ama o seni seviyor” bunları yazarken söylemek istedim, muhtemelen Ayşe dışında kimse anlamayacak, hatta anladığını sananlar tersinden anlayacak ama yine demek istiyorum. Sen pek hoşlanmasan da Ayşe, o seni seviyor. Bunu yine dedim ama bunu hala bilmiyorum.
Lütfen telefonlarıma yanıt ver artık ama tamam mı?
Berkay Demirdizen: “Biri Bu Çocuğu Durdursun”
Berkayla ilk tanıştığımda, muhtemelen Boran; oğlum ikinci sınıfmış lan, alttan 9 tane dersi varmış, demişti de bölümümü zor sanmıştım. Ancak Berkay gibi bir adamın, tamamen sınav ve üniversite sisteminden dolayı 9 tane dersi kalabilir zaten... Oldukça trajikomik. Berkayla ilk konuşmaya başladığımızda oğlum bu çocuk atıyor lan, yok lan o kadar da değildir, Berkay abartıyor falan diye düşünmedim değil. Ama söylediklerinin, biraz araştırararak biraz da zamanla doğru olduğunu anlayınca, iman ettim Berkaya...
Uluslararası İlişkiler Araştırma Topluluğu kısmına hiç girmiyorum bile, orada da fena çuvallamıştım, kimsenin haberi yok tabi, her şey kafamın içindeydi. (Bkz: Günah Çıkarma)
Gerçekten çok değişik konularda, muhakkak söyleyecek bir şeyi vardır, benim gibi laf olsun ya da bilgiçlik yapayım diye de yapmaz bunu. Gerçekten biliyordur. Üslubu güvenilirliğini biraz sarssa da tanıdıkça, Berkayla zaman geçirdikçe anlıyorsun söylediklerinin haklılık payını.
Birlikte İzmir'e gidince pekişti tabi bu düşüncelerim. Abarttığını, bizi götürmek için söylediğini sandığım her şey tek tek ortaya çıkınca, ilk kez iman ettim Berkay reyise. Sonrası da birlikte sohbetlerle pekişti tabi. Eski evdeki alem de bunda muhakkak etkili sanırım. Okan, Mert, Berkay ve ben. Hani üniversiteyi anımsayınca kafanda birkaç anı hemen canlanır ya, benim kafamda canlanacak ilk anı sanırım bu.
Özge Eldemir: “Yalnız Ama Güzel Kız”
Tanışmamız kazara olmadı. Bir hocamız tarafından kasıtlı tanıştırıldık ve bundan hep memnun olduk. Çok farklı seyirler izleyen, kopma noktasından birlikte kitap çıkarma noktasına dek gelen bu ilişki şu an dostluk olarak duruldu. Annem hep, sizin kafanız aynı, isteseniz de ayrı kalamazsınız der Özgeden için.
Özge gerçekten çok güzel bir kızdır, ilk gördüğüm günden bu yana hep güzelsin güzelsin demişimdir ama kendisi bir türlü inanmamıştır. Öyle olduğunu kendisi de biliyor da daha fazlasını duymak için yapıyor, bilmiyor değilim.
İyi niyetimden şüphe duymadığı için bir şeyler yapmak istediğimde (ki bu çok nadir olur) aklıma ilk Özge gelir. Candan'ın konserine (benim için önemini bilen bilir) bile Özgeyle gitmem bu nedendendir. Çok sıcakkanlı, samimiyet problemi olmayan birisidir. Belki de bu yüzden bu kadar seviyorum.
Bunu yazarken kendisi hakkında yazdığım “Bir Yaprak” yazısını okudum da, gerçekten onu anlamak için kafa yormuşum, düşünmüşüm. Buna değer çünkü o. Kendisi de kalemi kuvvetli biridir, bilmem kaçıncı edebiyat dergisinin editörü, şiir topluluğunun başkanı, yazarlar birliğinin üyesi ve daha bir sürü meziyet. Bu koşuşturmanın içinde olmasa da oturup yazsaydı şimdi bir Nazan Bekiroğlu ya da Elif Şafak'a ufaktan aşık atabilecek kıvamda olurdu şüphesiz. Ama koşturmasa da ben ve benim gibilerle tanışamazdı muhakkak.
Nazını çekebilecek birini bulduğunda cidden tanışmak istiyorum, çerez tabağı teoremindeki (Ctrl- tık yapın teoremi öğrenin) ucu açılmamış şam fıstığısın ne de olsa. Belki onun bir arkadaşı falan da olur da, ben de onunla tanışırım.
-----------------------------------------------------------
10 +3 kişi bunlar işte.
Hepsinden prosedür gereği (!) arayıp yayınlamak için izin aldım ve burada yayınlıyorum.
Tüm yanlışlıklar benden, tüm güzellikler sizden kaynaklıdır bilesiniz.
Boran, Benan ve Özge'ye bunu bir mim konusu olarak vermek istiyorum. (Bkz: Mim Konusu)

Geleceğimde Yer Alacak Ankaradan 10 (+ - 3) kişi
Recent Comments